Wikipedia

Arama sonuçları

11 Aralık 2017 Pazartesi

Canım Annem'e

Canım annem;
25 Kasım'da buralardan göçeli tam bir yıl oldu.  Ve sen, bir yıldır gözümde her an akmaya hazır bir damla olarak kaldın aslında, burnumda hiç geçmeyen sızı, boğazımda ölene kadar benimle kalacak düğüm, yüreğimde de asla sönmeden yanan bir ateş olarak yaşamaktasın zaten.

Ve ben ne zaman ki tek başıma kalsam, burnum o sızıdan kırılıyor, gözlerimdeki o damla sele dönüşüyor, boğazımdaki düğüm beni boğuyor, yüreğimdeki ateş de harlanıyor ve senin yokluğunu tepeden tırnağa yeniden hissediyorum. Bu yüzden artık yalnız kalamıyorum.

Acın, söylenenlerin aksine zamanla azalmadı. Böyle, hiçbir şey olmamış gibi yaşadığıma, yeri geldiğinde güldüğüme, hatta geleceğe dair hayaller kurduğuma bakma. Ben vakit gelince sana kavuşacağımı bilerek yaşıyorum annem. Yoksa dayanmak mümkün değil ki yokluğuna. Boşluğun o kadar büyük, o kadar doldurulamaz ki... Ve ben o boşlukta sensizlikten o kadar boğuluyorum ki...

Anlatmak istediğim çok şey var;

sesini özledim meselâ, muhabbetini özledim, kahkahanı, esprilerini, birlikte aynı şeylere gülmeyi, öfkelenmeni... ne bileyim karşılıklı kahve içmeyi, kahve fincanını tutuşunu bile o kadar özledim ki...

Sonra; yemek yaparken seni izlemeyi, beraber iş yapmamızı, alışverişe çıkmamızı, birlikte tv izlemeyi, sinemaya gitmeyi... Bir yere gittiğimde beni sürekli arayıp ne zaman döneceğimi sormanı, telefonumun "Annem" diye çalmasını, mercimekli köfteni, domatesli pilavını, rahat yiyelim diye karpuzu, çekirdeklerini ayıklayarak doğrama inceliğini, uyuduğumda üstümü örtmeni, benim için endişelenmeni...

Meğer hepsi ne kıymetliymiş de bilememişim güzel annem.

Şimdi aynı endişeleri ben de Damla için yaşıyorum. Ben sen oldum sanki, Damla da ben...

Ve evet Damla, çok istediğin ama göremediğin torunun. Şimdi ona hep seni anlatıyorum annem. Tam da senin istediğin gibi bir bebek oldu. Ona her baktığımda diyorum ki "ah anacığım olsaydın da görseydin çıldırırdın herhalde"

Sen hep derdin ya; "Ben hep Aynur'un torunlarını seviyorum, kendi torunlarımı ne zaman seveceğim?" diye, biliyor musun şimdi de teyzem senin torununu seviyor annem, Damla da onu çok seviyor, onların ilişkisi bana da iyi geliyor, sanki sen seviyormuşsun gibi...

Canım annem, bunları anlatıyorum belki özlemim bir nebze de olsa azalır diye, yoksa bizi izlediğini, bizimle olduğunu biliyorum, böyle düşünmesem yaşayamam çünkü.

Neyse, uzun lafın kısası; seni çok özledim güzel annem...

(Amacım 25 Kasım'da bitirmekti ama yazarken her satırında ağlama krizine tutulduğum için bu yazıyı bitirmek bugüne kısmetmiş.  )


4 Aralık 2017 Pazartesi

Aile Arasında

Aile Arasında; Gülse Birsel'in elinden çıkan, Engin Günaydın ve Demet Evgar'ın oyunculuk anlamında döktürdüğü, pek çok sahnesinin salonda gülmeyen insan bırakmadığı sıcacık bir aile komedisi.

Vizyona girer girmez Damla'yı teyzeme bırakıp koşa koşa izlemeye gittik. Gülse Birsel'in kaleminden  çıktıysa muhakkak güzeldir diye düşünmüştüm ki gerçekten de öyleydi.

Güldüğüm, beni benden alan pek çok sahnesi var; "Adana'daki ayran", "evli-mutlu-çocuklu" ve "kız isteme" sahneleri aklıma ilk gelen hatta aklımdan hiç çıkmayan sahnelerdi ( düşünüp düşünüp gülüyorum da o sahneleri :) ) Hani Kemal Sunal'ın ezberlediğimiz sahneleri vardır ya, işte onlar gibi olacak cinsten sahnelerdi. Tabi, şu an aklıma gelmeyen sahneler de vardır elbette çok güldüğüm ama bir daha izlemem gerek hepsini ezberlemek için.  Vaktim olsaydı bir daha giderdim inanın.

Filmde ayrıca çok orijinal tipler de vardı ki gülmek için sadece onlara bakmak da yetiyordu. Örneğin Gülümser, örneğin Leyla... :)

Film "aile olmak için kan bağı olmaya gerek yok" gibi bir mesaj da veriyor ama bırakın mesajı falan, hayatın sıkıcılığından kısa bir süreliğine uzaklaşıp sadece gülmek ve mutlu olmak için gidin derim ben. İnanın çok iyi geliyor.




30 Kasım 2017 Perşembe

Başlarım Şimdi Anneliğe!



"Bir çocuk doğduğunda bir de anne gelir dünyaya! Bambaşka bir hayata hoş geldin yeni anne" cümleleri yeni anne olmuşları ve olacak olan anne adaylarını can evinden vuran cümleler.

Gerçekten bebekle birlikte anne de yeniden doğuyor, kendini tanıyamıyor insan adeta, o kadar evrim geçiriyor.

Kitap, anneliğe ve bebek bakımına başlangıç için rehber kitap olma iddasında ama bence daha çok hamilelik ve lohusalık bunalımından kurtulmak için rehber görevini görebilir. Zira her annenin geçtiği engebeli yolları komik bir uslupla anlatmış. ("Zira" nedir ya? Olmuşum ben evet, evet :) )

Şermin Çarkacı çocuklarında yaşadığı deneyimlerini ilk günden itibaren bölümlere ayırmış, karşılaştığı sorunları anlatmış sonra her bölümün sonunda "Ben ne yaptım" başlığında yaptıklarını anlatmış, ayrıca yine her bölümün sonunda "Püf Noktaları" "Sıkıcı Tarafı" Eğlenceli Tarafı" diye başından geçenlerin değerlendirmesini yapmış. Şahsen ben "püf noktaları" bölümünde yararlanacağım ayrıntılar yakaladım. Bir de annelik ile ilgili çevreden duyduklarımızla ilgili "Hariçten Gazel" bölümleri de çok hoş. Ama ben en çok emzirme ve aldığı fazla kilolar ile anlattıklarını çok sevdim, içime su serpti de o yüzden :)

Çevreden duyduklarımız, kitaplarda, sağda solda anlatılan ve yaşanılanlar iyi, hoş, rehber oluyorlar ama çok da kasmamak lazım bence. İşte bu kitap da "fazla kasmadan kulak kabartın bana" der gibi anlatıyor anneliği.

Şermin Çarkacı instagramdan tanıdığım çok şeker bir anne. Hamile olduğumu öğrendiğim günden itibaren onun gibi şeker anneleri takip etmeye başladım. Kitabı okurken de sanki kitap okumuyorum da bu şeker annenin blog sayfasını okuyorum gibi hissettim biraz. Bu da dilinin çok sade, çok samimi olmasından kaynaklanıyor. Anlatımında samimi bir sohbet havası mevcut. Bazı kesimlerce de bu durum "aşırı samimi" diye eleştirilmiş ama bana çok tatlı geldi.

"Her önüne gelen kitap çıkarıyor" "Yazarlık bu kadar kolay mı?"  "Edebiyat nereye gidiyor?" eleştirileri de çabası tabi. Ben bu tür eleştirileri çok köreltici buluyorum. Bence isteyen herkes kitap çıkartmalı. Yani kötü bir şey değil ki bu. İstemezsen alıp okumazsın, olur biter. İnsanların edebiyatla uğraşmalarından daha güzel ne olabilir ki, değil mi ama?

Vallahi ben okurken çok keyif aldım. Hemen hemen her cümlesini"ben de ben de" diye coşkuyla onayladım. Dünyanın en güzel hislerini yaşıyorken aynı hisleri daha önce başkalarının da yaşadığını bilmek insana yalnız olmadığını hissettiriyor ve müthiş bir güç veriyor. Hamilelikte ve lohusalıkta "yalnız olmadığını hissetmek" çok önemli.

Kısaca uzun süredir bir solukta okuduğum yegane kitap oldu kendisi diyebilirim. Bu yoğunlukta nasıl okuduğumu anlamadan 2 günde bitirdim gerçekten. E insanın ilgisini çeken bir mevzu olduğunda tüm bahaneler bir kenara itilip okumaya da vakit ayırabiliyormuş meğer. (Haftalardır elimde sürünen kitaplardan özür dilerim ama "Bir çocuk doğduğunda bir de anne gelir dünyaya" gibi bir cümleyle gelseydiniz siz de durum farklı olabilirdi belki :) )




15 Kasım 2017 Çarşamba

Saadet Hanım

 Yaklaşık 2 senedir tiyatroya gitmiyordum. Aslında bu sene de Damla'dan dolayı tiyatronun "t" sini bile aklımdan geçirmiyorken kuzenim sayesinde kendimi o büyülü perdenin karşısında "Saadet Hanım"ı izlerken buluverdim.

Gazi Osman Paşa sahnesinde izledik. Sahne çok küçüktü ama dekor güzeldi. Genel olarak oyunda çok fazla mesaj olmasına rağmen çıkışta aklımda hiçbiri kalmadı gerçi ama olsun keyifli bir oyun izlediğimi söyleyebilirim.

Evet daha az ve öz mesajlar verilebilirdi belki. Örneğin hazır gündem de buna müsaitken eğitim sistemi üzerine yürünebilirdi meselâ. Oyunun konusu buna çok müsaitti çünkü. Tamam, sustum... Bir şehir tiyatrosu oyunundan imkansızı istiyorum galiba :)

Neyse oyundan bahsedeyim biraz; olay, bir banka şubesinde geçmekte. Emekli ilkokul öğretmeni Saadet hanım, yani Nilgün Kasapbaşoğlu parasını çekmek için bankaya gelir. O gün aynı zamanda oğlu Sermet'in de doğum günüdür ve oğlu için sürpriz bir doğum günü kutlaması planlamaktadır ancak asıl sürpriz bankada o gün yaşanılanlardır. Gidecekler için daha fazla anlatmayayım, sürprizi kaçmasın :)

Oyunculuklardan bahsetmek gerekirse; televizyondan ve sinemadan tanıdığımız ve aynı zamanda seslendirme sanatçısı olan Nilgün Kasapbaşoğlu kendisine hayran bırakacak kadar iyiydi. Aslında oyuncuların geneli, pek tabi ki iyiydi. Fakat Saadet hanım'ın oğlu rolündeki oyuncu çok defa gülme krizine girerek oyundan koptu. Bu biraz göze battı sanki.

Her ne olursa olsun, uzun süredir izlemediğim için bana öyle iyi, öyle güzel geldi ki; oyundan kopan oyuncuyla birlikte ben de koptum :) ağzım kulaklarımda izledim tüm oyunu :)

Neyse, kısaca eğlenceli vakit geçirmek için gidilebilir bir oyun. Fırsatınız varsa gidin, pişman olmazsınız...


10 Kasım 2017 Cuma

Damla'nın Notları

Merhaba ben Damla, baktım annem buraya uğramıyor, onun yerine ben gelip biraz anlatayım dedim. Annem benden pek fırsat bulamıyor da.

İtiraf etmeliyim ki; ilk başlarda annemden, beni acemice tutması ve açlıktan ağladığımda şaşkın şaşkın yüzüme bakıp "gazı mı var bunun acaba?" demesinden dolayı pek umudum yoktu ama anneliğe kolay alıştı. Şimdi bi bakışımdan neye ihtiyacım olduğunu hemen anlayıveriyor.

Onunla vakit geçirmek çok eğlenceli, bana komik komik şarkılar söylüyor, sanırım çoğunu kendi uyduruyor.


Karnı acıkan bir tırtıl kitabı var bir de nereden bulmuşsa renkleri tanıtan bir kitabı... Bana durmadan onları okuyor. Ben daha 3 aylığım ayol, renkleri öğrenmeme daha çok yok mu? Neyse, gönlü olsun diye ilgileniyormuşum gibi yapıp öyle bakıyorum ben de. Çok seviniyor o da, yazık...

 Onunla konuşmam da çok hoşuna gidiyor. Ben yaşım gereği "agu", "gugu" işte bunlar gibi söylemem gereken ne kadar saçma kelime varsa hepsini söylediğimde annem bana çok gülüyor. Onu güldürmek benim de hoşuma gidiyor.


Uykuyla problemimiz yok. Ben uykuyu seviyorum. Karnım tok olsun hemen uyurum. Özellikle emerken annemin kollarında uyumak favorimdir. Onun sıcaklığında kendimi daha güvende hissediyorum. Bazı geceler uyuma taklidi yapıp yan gözlerle anneme bakıyorum da bana bakmaktan uyuyamıyor. Hep hayran hayran bana bakıyor. Galiba beni çok seviyor.


Beni görenler ilk başlarda kimseye benzetemiyorlardı ama şimdi genelde babama benzetiyorlar. Bazen anneme de benzediğim söyleniyor. Annem o zaman çok seviniyor. Babam da dışı bana içi annesine benzesin diyor. Benim bu konuda kafam biraz karışık. Bakalım, huyum güzel olsun da...


Annem sabahları jimnastik merkezinde vakit geçirmemi istiyor, böylece o kahvaltı yapıp etrafı toplarken ben de ince motor kaslarımı geliştiriyormuşum. Parmaklarımı kullanmamda faydası çokmuş. Ben de takılıyorum işte orda 3 tane maskot var onları tokatlayıp duruyorum.


Her şey iyi güzel de şu yüzü koyun yatmak yok mu? Beni çıldırtıyor. Hep o doktor teyzenin yüzünden. Her gün beş dakika da olsa yüzü koyun yatır dedi. Annem de o dedi diye beni aklına geldikçe yüzü koyun yatırıyor. Ben de bir daha yatırmasın diye bazen kusuyorum ama annem bu numarayı yemiyor galiba. Hayır yüzü koyun yatınca ne oluyor ki anlamıyorum. Benim kafam zaten kucakta etrafı inceleyecek kadar her yöne dönebiliyor.


He bir de babamla olan ilişkimden bahsedeyim size. Babam çok komik biri. Biraz daha büyük olsam daha da eğlenebiliriz beraber. Beni havalara zıplatıp, uçuracakmış. Hatta bir kaç kere yapmaya yeltendi ama annem engel oldu.

Babamla banyo keyfimiz de çok eğlenceli oluyor. Büyüdüğüm için artık beni tutmakta zorlanıyor. Bütün ağırlığımı olduğu gibi babamın kollarına verdiğimdeki yüzünün halini görmenizi isterim. Bir de arada altımı açmak zorunda kaldığında kakamla karşılaştığında çok komik oluyor. Babam anneme yaptığım aguları çok kıskanıyor. Üzülmesin diye arada ona da yapıyorum ben de.


Annemin bazen kafayı fotoğraf ve videoyla bozmuş olduğunu düşünüyorum. Karnım acıkıyor ona belli etmek için önce cilveli cilveli gülüyorum, o ise hemen koşturuyor telefonunu alıyor tepeme dikilip fotoğrafımı çekmeye çalışıyor,  ben durumu daha da belli etmek için "şimdi sırası mı fotonun?karnım acıktı" manasında "agu gugu" gibisinden bir şeyler zırvalıyorum "hahah!" diye gülüp video moduna geçiyor bu sefer de. Ben de "eeee yeter ama!" diyip, başlıyorum ağlamaya. Ancak o zaman anlayıp karnımı doyuruyor. (Benden duymuş olmayın ama annem daha pratik diye instagrama daha çok takılıyor bu ara)


Hayır her anımı fotoğraflamak istemesi hoşuma da gitmiyor değil ama karnım tok olmalı. Karnım tokken genelde neşeliyimdir. Bir de uykum yoksa tabi.

İşte günlerimiz böyle geçiyor dostlar, yazımı annemin çektiği bir fotoyla bitirmek istiyorum.
Görüşürüz, güle güle...

21 Ekim 2017 Cumartesi

Minik Kurabiye Suratlı Damla

Zaman hızla geçiyor, Damla 2,5 aydır hayatımızda ve hayatımızı özellikle benim hayatımı  adeta baştan yazıyor.

Önceliklerim ve hobilerim tamamen silindi ve ismini altın harflerle tüm listelerimin en baş köşesine yazdırmayı başardı.

Uykusuzluklarım, gitmemek konusunda ısrar eden fazla kilolarım, kol ve bel ağrılarım, onun bir pırtıyla mutluluktan havalara zıplamalarım... hepsinin tek sebebi benim kurabiye suratlı minik kızım oldu.

Zaman geçtikçe, paylaşımlarımız arttıkça her annenin hissettiği gibi bana da yeryüzündeki hiçbir canlı bu kadar sevilemezmiş gibi gelmeye başladı. Yani, bir annenin evladına olan sevgisi hiçbir şekilde anlatılamazmış gerçekten, tarifi mümkün olmayan bir duyguymuş evlat sevgisi. Aklını oynatabilir insan bu sevgiden. Zaten böyle kutsal bir sevgi olmasa bu kadar fedakarlık yapamaz insan.

Damla, ikinci ayından itibaren agulara, ona biraz fazla ilgi gösterenleri ayırt etmelere, daha uzun uykuya dalmalara ve daha kesik kesik emmelere başladı.  Ayrıca emme esnasında emmeyi bırakıp bırakıp tekrardan başlar oldu ki; bu beni en sinir eden huyu. Bir de bunu yaparken yandan yandan bakıp gülmesi yok mu?...Ve gülmeler tabi... Bizi bizden alan o gülmeleri çoğaldı. Okuduğum çocuk gelişim kitaplarına göre de beklediğim hareketlerdi bunların hepsi.

Ona ince motor kas gelişimi için jimnastik merkezi diye tabir edilen oyun halılarından aldım. Doktoru 3 aylıkken başlarsınız dedi ama biz şimdiden başladık. Böylece, artık birlikte emzirme, alt değiştirme ve banyo dışında daha eğlenceli aktiviteler de yapabiliyoruz. Gerçi o en içten kahkahalarını bu ilk üç aktivitede atıyor ama olsun :)

Bir de ona şarkılar söyleyip masallar anlatıyorum. Masalların çoğunu uyduruyorum ama olsun o beni inanılmaz bir şekilde dikkatlice dinliyor. Öyle ki, bazen beni anlıyor zannediyor ve anlattığım uyduruk masallardan utanıyorum. Bir an önce masal repertuarımı genişletmem lazım :)

Görüldüğü üzere,  ben evin küçük çocuğunun okuldan dönmesini bekleyen misafirliğe gitmiş sabırsız bir çocuk gibi onunla oyunlar oynayacağımız, ona masallar anlatacağım ve onun saçma sorularına cevap vermekte zorlanacağım günlerin gelmesini bekliyorum.

Fırsat buldukça da her anını fotoğraflamaya ve videoya almaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki hızla büyüyecek ve ben onun o şekilden şekile soktuğu, komik minik kurabiye suratını çok özleyeceğim.













23 Eylül 2017 Cumartesi

Bir Damla Mutluluk

Dokuz ay boyunca, gün gün - hafta hafta bedenimde büyümesini takip ettiğim, sabırsızlıkla beklediğim, kurabiye suratlı minik mucizeme kavuştum nihayet. Duyanların hayret ettiği, 4 saatte olup biten normal bir doğumla kavuştum canım kızıma.

Yedi Ağustos'tan beri zaman durdu sanki, gün ve ay kavramları benim için önemlerini yitirdi çünkü. Takvimlerden bihaber yaşıyorum artık. Tek bildiğim Damla'nın o gün kaç günlük olduğu ve saat kaçta emzirdiğim. Hani bir şiir var ya "saatim her zaman Ayten'i beş geçiyor" bende de durum aynı, Aylardan Damla, günlerden Damlaertesi, saat de Damla'yı Damla geçiyor. Düşündüm de şair Ümit Yaşar Oğuzcan Ayten'i gerçekten çok sevmiş, en az annesinin sevdiği kadar...

Şimdi ben o kadar yoğun duygularla doluyum ki, hepsini buraya nasıl aktarabilirim bilmiyorum. Damla'nın uykuya dalmasını fırsat bilerek geceden beri uykusuz olmama rağmen onunla uyumak yerine buraya gelip biraz olsun içimdekileri dökmek ve bu tarifsiz duygularımı blogumla paylaşmak istedim. Uzun süredir domain ile ilgili bir sıkıntı vardı ve blogum görüntülenemiyordu. Bu sorunu çözmeye ve yazmaya fırsat bulamamıştım. Şimdi sorun çözüldüğüne ve azıcık da olsa vakit bulduğuma göre, buraya yaşadığım annelik hallerimi anlatabilirim.

Genel olarak "Anne olunca anlarsın!" klişesinin tam ortasındayım. Bu sözü hakkını vererek dibine kadar yaşıyor, annemi her zamankinden çok daha fazla anlıyor ve onu çok özlüyorum.

Damla'yı  ilk gördüğümde ise ya da onu kucağıma ilk aldığımda şöyle içime bir annelik duygusu çöktü diyemeyeceğim. Annelik hislerim öyle bir anda oluşmadı da günden güne Damla ile vakit geçirdikçe onun sorumluluğunu üzerimde hissettikçe oluştu ve çoğaldı.

Onu kucağıma aldığımda evet duygulandım ama en çok bir rahatlama hissettiğimi hatırlıyorum. Şükrettim bir de. Ve kendimi zeyna gibi falan hissettim, "bundan gayrı bana kimse bi şey yapamaz" dedim. Bir de o kadar sancıdan sonra "anam bu minicik şey mi çıktı" dedim, sonra biraz zaman geçince; "ben bunu nasıl doğurdum" daha sonra da "ben bunu nasıl büyüteceğim?" dedim. Yani, garip garip hallere girdim.

İlk günler; gelen giden, süt geldi mi gelecek mi endişesi, kompostolar, çaylar, falan derken pek bir şey anlamadım annelikten. Ama ne zaman el ayak çekildi, ben bu minik kurabiye suratla başbaşa kaldım, göğsümde savunmasız cok cok süt çekmeye çalıştığını ve hatta o sırada uykuya daldığını gördüm, işte, benim dünyam o zaman değişti. Asıl "anne gibi" o zaman hissetmeye başladım işte.

Bundan sonraki hayatımı hep bu hissiyatla yaşayacağım. Çünkü sadece Dilek yok artık, anne Dilek var, Damla'nın annesi...  Ve şairin de dediği gibi; "İki kere iki dört, elde var Damla"


7 Ağustos 2017 Pazartesi

Hamilelikte Son Günler (39.hafta)



Acısıyla tatlısıyla bir hamileliğin sonuna gelmiş bulunmaktayım. Bu, hamileliğe veda postudur diyebilirim. Bütün hazırlıkları tamamladık ve maaile hatta ma-sülâle Damla'yı bekliyoruz. Ama küçük hanım yerinden çok memnun galiba ki gelmek için hiç sinyal çakmıyor bize. Biz de 2 günde bir hastane çantamızla doktora gidip geri dönüyoruz.

O geleceği zamanı biliyordur elbet, mecbur biz de o zamanı bekliyoruz işte. Ben de bu arada geçirmiş olduğum 9 aylık hamilelik maceramı şöyle bir özetleyeyim burada dedim. Hoş, kızımın hareketlerini hissetmek ve toplu taşımada herkesin bana yer vermesi dışında pek özlenilecek tarafı olmasa da yine de ileride geçmişe dönüp baktığımda neler yaşadığımı görmek için buraya da bu süreçle ilgili bir not düşmek istedim.

Efendim, çevremdeki çoğu kişi "ay hamileliği özleyeceksin, kıymetini bil" dese de ben onlarla aynı fikirde bir türlü olamadım bu süreçte. Demin de dediğim gibi bebeğimin hareketlerini hissetmek ve toplu taşımada VIP ayrıcalığı dışında hamileliğin pek de cazip bir tarafı yok bence.

Her şeyden önce hareket kısıtlılığı, insanın her konuda özgüvenini alıp götürüyor, yere düşen bir çorap insanın sinir sistemini altüst edebiliyor, bağcıklı ayakkabılarına özlemle, hasretle bakıyorsun, her geçen gün artan kiloların nedeniyle ne giysersen giy mutlu olamıyorsun, hatta bazen aklından tek başına ıssız bir adaya gidip hiçbir şey giymeden yaşasam gibi istekleri geçerken yakalayıveriyorsun ( ki hamileliğin son haftaları yazın o kavrulan sıcak günlerine denk gelince bence çok normal bir istek bu)

Bu bahsettiklerim, 3.trimester yani hamileliğin sonunda yaşadıklarım ya başında yaşanılanlar aman allahım evlerden ırak, o dönemde oluşan bazı kokulara karşı takıntılarım hâlâ devam etmekte ki ömrümün sonuna kadar da süreceğini düşünüyorum.

"Ay neyse bunları düşünmeyeyim, biraz uzanayım" diyorsun ama ıııh ııh! O da olmuyor, ne sağ tarafında rahat ediyorsun, ne de sol tarafında, yüz üstü ve sırt üstü yatmayı aklının ucundan bile geçirmiyorsun zaten.

Yani, tüm bunları tekrardan yaşamak istemek sanırım delilik olur. Aradan uzun bir zaman geçince sanırım tüm bunlar unutuluyor ve hatırlanan sadece, insanların hamilelere olan ilgisi, hassasiyeti ve bebeğinin tekmeleri oluyor ve  sadece bunlar özleniyor. Aslında biraz daha düşünmeye devam etse çekilen onca eziyet de hatırlanır elbet.

Neyse çok da abartmayayım, öyle yatağa bağımlı zor bir hamilelik geçirmedim çok şükür ama hali hazırda standart hamilelik de çok kolay değil, sadece bunu belirtmek istedim.

Hamilelik boyunca bir diğer sinir bozucu durum da, daha önce tecrübe yaşamışların sana destek oluyorum izlenimi vererek sinirlerini iyice bozması. Amacım onlar gibi yapıp engin tecrübelerimden yararlanılsın diye bir post hazırlamak değil inanın. Her hamilelik kendine özgüdür, örneğin bende koku hassasiyeti oldu diye sende olacak değil hatta belki ikinciye hamile kalsam bende de tekrardan olmayabilir. O yüzden tek bir kişiyi dinlemek yerine açın youtube'u orası derya deniz. Aklınızın takıldığı her şeyi oradaki videolardan bulabilirsiniz, ben öyle yaptım. Çevremdekileri dinliyormuş gibi yapıp yeni anne olmuşların tecrübelerini aktardığı videolara boğdum kendimi. Kendime yakın hissettiklerimin tüm paylaşımlarını izledim.

Hamileliğinin sonlarını yaşayan bir hamiş olarak sizlere çok tavsiyelerde bulunamayacağım ama sadece şunu söyleyebilirim ki bence en önemli ve en değerli bir tavsiyedir bu; çocuk yapmaya karar verince biraz hesap yapın da hamileliğinizin son zamanları yaza denk gelmesin; ben yanıyorum yahu!

Damlam'a bir an evvel kavuşmak dileğimle...



30 Temmuz 2017 Pazar

Özledim

Sensiz geçen bilmem kaçıncı gün.
Artık saymıyorum günleri biliyorsun, hepsi aynı çünkü;
sensiz...
Çok özledim...

11 Temmuz 2017 Salı

Hamilelik Günlüklerim (35.Hafta)



Canım kızım, gebelik literatüründe, bulunduğumuz hafta itibariyle bir kavun kadar olduğun yazıyor ama ben daha büyük olduğunu hissediyorum. Ayrıca, doktorumuz da senin birazcık irice olduğunu söylüyor örneğin geçen hafta 2.600 gr olmuştun çoktan.

Bu durum, yani senin hızlı bir şekilde kilo alıp büyümen beni biraz zorlasa da bizi çok mutlu ediyor. Yatmakta, oturmakta, ayakta durmakta, yürümekte, hatta nefes almakta kısacası her harekette çok zorlanıyorum bitaneciğim. Bu koca göbişle tüm bunları yapmak o kadar zor ki anlatamam. Ama göbeğimin benden ayrılıp kendi bağımsızlığını ilan etmesi de garip bir şekilde beni mutlu ediyor. Öyle ki; herkes ona artık sen gözüyle bakıyor.

Seni beklerken; hamilelikle, doğumla, lohusalıkla ve bebek bakımıyla ilgili bir sürü video izleyip kendimi yetiştirmeye çalışıyorum canımın içi. Sana iyi bir anne olabilmek için kendimi hazırlıyorum yani anlayacağın. Bilmediğim o kadar çok şey varmış ki her gün defalarca değişik sebeplerle hayret ediyorum.

Bunların yanı sıra bizim hazırlıklarımız da devam ediyor, hatta bitmek üzere. Alınacak pek bir şey kalmadı. Elimize ulaşmayan bir kaç şey kaldı o kadar. Örneğin, bebek araban ve ana kucağın yarın gelecek, odan da cuma günü kısmetse. Onların dışında her bi şeyin hazır, çoğu eşyanı internetten aldım. Zamansızlıktan evlenirken de aynı şeyi yapmıştım. Sanırım internetten alışverişi seviyorum ben yavrucuğum.

Dün gece rüyamda, karnımın içinden dışarıya doğru bana elini uzatmıştın, sadece minik iki parmağını hatırlıyorum; sımsıkı benim işaret parmağımı sarmalamıştın onlarla. Bu bile tarifi imkansız bir his yarattı bende. Seni kucağıma verdiklerinde ne yapacağımı tahmin edemiyorum. Çıldırırım herhalde. Her şeyini o kadar merak ediyorum ve seni kucaklamak için o kadar sabırsızlanıyorum ki anlatamam.

Hamilelikte günler çabuk geçiyor ama haftalar geçmiyor kuzucum. Doktor temmuz sonu hazırlıklı olmamızı söyledi. Biz zaten hazır sayılırız. Yeter ki sen geliyorum de. Ama sen yine biraz daha dur ve vaktinde gel olur mu? Biz biraz daha bekleriz.

Bu arada ismini nihayet belirledik. İsim konusunda babanla çok zor anlaştık. Ben anneannenin isminin yanına en çok yakışacak ve anlamı da çok güzel olan "Ece" ismini seçerek "Sevim Ece" olmanı çok istemiştim. Baban da "İlkim" ismini çok istemişti. (Bunları buraya yazıyorum ki ileride merak edersen açıp okursun.)

Velhasıl kelam, ismini seçerken ortak beğenide karar kılarak ne benim ne de babanın dediği oldu ve ikimizin de daha önceden "hımm olabilir güzel isim " diyerek birbirimize önerdiği "Damla" da karar kıldık. Umarım bu konuda bize kızmazsın ve isminle bin yaşarsın canım kızım. Su damlası gibi tertemiz, berrak bir ömrün olsun...

Not:Yukarıdaki pabuçlar sana aldığım ilk pabuçlar. Artık hangi meyve kadar olduğundan emin olamadığım için ilk pabucunun fotosunu koydum bu sefer. Bu da burada dursun zaten, sen büyüdükçe açıp açıp bakarız.

Seni çok seven annen.


27 Mayıs 2017 Cumartesi

Hamilelik Günlüklerim (29.Hafta)

Canım kızım,
zaman hızla akıp gidiyor ve sen 29 haftalık oldun. Daha dün gibi hatırlıyorum minicik bir susam tanesi kadar olduğunu. Oysa şimdi kocaman bir bal kabağı kadar olmuşsun.

Kendimi de bir meyveye benzetmek isterdim ama uygun bir meyve bulamadım canımın içi. E malum seninle birlikte ben de büyüyorum. Tatlı konusunda beni kışkırtmalarının sonucunu alıyoruz anlayacağın. Seni uyarıyorum güzel kızım, kışkırtmalara devam edersen doğduğunda tombalak bir annenin kucağına verileceksin.

Sonunda sana kavuşmak olmasa çekilir çile değil biliyor musun bu hamilelik? üstüne alınma ve darılma ama her gün yeni bir dertle uyanıyorum; bu ara gündemimizde gece ağlatarak uyandıran kramplar var biliyorsun di mi? Şu an biliyorsun da doğduğunda eminim hatırlamayacaksın. Seni kucağıma aldığım anda eminim ben de hiçbirini hatırlamayacağım. Ama hamileliğin hiç de kolay bir şey olmadığı da buraya yazılsın istedim; bulantılar, çabuk yorulmalar, ota boka ağlamalar, içlenmeler, hızla kilo almalar, şişen ve ağrıyan göğüsler, henüz çatlamadı ama göbişim çatlayacak mı çatlamayacak mı korkusu, sürekli çişe gitmeler, bel ağrısı, ayakta uzun süre kalamamalar...

Bunları şikayet için söylemiyorum canım kızım. Ben bunlara kendim de dahil hiç kimse için katlanmazdım biliyorsun değil mi? Sadece ve sadece kime,neye benzediğini bile bilmeden sevdiğim bir varlık için yani senin için katlanıyorum ve asla ama asla oflamadan yaşıyorum bu süreci. Çünkü biliyorum ki bunları yaşamam gerekiyor ve sonunda sana kavuşmak var. Yoksa o sert tekmelerine biraz ara verdiğinde "niye tekmelemiyor ya" diyerek endişelenmemin başka mantıklı açıklaması olamaz.

Yavrucuğum, dikkat ettiysen sana hâlâ isminle hitap edemiyorum çünkü henüz sana ne isim koyacağımıza bir türlü karar veremedik. Gördüğün gibi annen hiçbir şeyi tamamlayamaz oldu kuzucuğum.

Sen bilmezsin de önceden böyle değildim ben. Kafamda bir iş olduğunda o işi bitirmeden bırakmazdım. Şimdi her işim eksik. Ama korkma çok az kaldı, bir kaç gün içinde işten ayrılıyorum ve o zaman her şeyi düzene sokacağım merak etme. Tüm eksiklikler tamamlanacak ve sana çok vakit ayıracağım. Senin için hazırlıklar yapacağım. İsmini de odanı da minicik eşyalarını da özenle seçip hazırlayacağım.

Canım kuzum seni sağlıkla kucağıma almak için sabırsızlanıyorum.
Seni çok seven annen...

3 Nisan 2017 Pazartesi

Hazinedeki Paslı Teneke


Az önce okuduğum bir öyküyü burada paylaşmak istedim. Aslında bunu yıllar önce okumuştum ama bugün okuduğumda çok anlamlı geldi nedense :)

"HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE 

Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış. 

Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan, herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış. 

Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış. 

Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş. 

Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş. 

Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş. 

Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş. 

Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış ama, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş. 

Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış. 

Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş. 

Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş. 
Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş. 

Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış. 
- Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş. 
Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi, 
- Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler. 
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah, 
- Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş. 

Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler. 
Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce, 
-Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış. 
Saray Nazırı, 
- Bu değil!.. demiş. 
Vezir de, 
-Bu değil!.. demiş. 
Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi, 
-Bu değil, bu değil!.. demişler. 
O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam, 
-Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş. 

Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş. "

   AZİZ NESİN
"Memleketin Birinde"




27 Mart 2017 Pazartesi

Hamilelik Günlüklerim (20.Hafta)


Yolu yarıladık çok şükür. Kızım büyüyor. Cumartesi kontrolümüz vardı. Artık ciddi ciddi özlediğimi hissediyorum. Kontrol günlerini iple çekiyorum. Elimden gelse ayda bir değil de her gün kontrole gideceğim.

Geçen sefer de hareketlerine şahit olmuştum ve çok heyecanlanmıştım ama bu sefer doktorumuz görüntüyü renklendirerek verdi ve onunla ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi yine çok heyecanlandık. Ama o bizden biraz rahatsız oldu sanki; hemen bize poposunu döndü ve kolunu da sırtına doğru uzattı, "Uff bi uyutmadınız ya! der gibiydi.

Anne karnındaki bir bebek için gayet basit hareketlerdir bunlar eminim ama bizim için mucize gibiydi. Benim küçük susam tanem avatarlıktan çıkmış ve bizim minik prensesimize dönüşmüştü resmen. Kafası, kolları, bacakları, sırtı, parmakları bile ayırt ediliyordu artık. Yüzünü göremedik ama olsun bu kadarı bile ağzımızın kulaklarımıza varmasına yetti. Bu ilk görüntülerini babası videoya çekti. Durup durup açıp izliyoruz.

20.haftasında kilosu 300gr boyu 19 cm. Meyvelere benzetmelere devam edersek, koca bir muz kadar olmuş benim kuzum. Annesi de 3 kilo daha almış.  E maşallah ikimize de :) (Şaka bu yana bu hızla gidersem durumum fena. )

Doktor 2-3 hafta içinde yaptırmamız için ayrıntılı ultrason istedi bizden. Bizi bir perinatologa yönlendirdi. Duyduğuma göre, ayrıntılı ultrason piyasası biraz karışıkmış. Yani 150TL den 1000-TL ye kadar değişik fiyatlar istenebiliyormuş. Bu yüzden bu hafta bu konuyu araştırıp haftaya da ayrıntılı ultrason işini halletmem lazım. (Yaşasın yine kızımı göreceğim :))

20. haftada durumuz böyle. Ama hâlâ kızımızın bir ismi yok. (önerilerinizi bekliyorum). He bu arada artık kızımın tekmelerini belli belirsiz minik ısırıklar şeklinde hissedebiliyorum :) (Bunu da buraya not düşeyim dedim :) )

23 Mart 2017 Perşembe

"Annem Gitti Mitokondrisi Bende Kaldı"

Az önce Ayşe Arman'ın köşesinde bir yazı okudum. Annesini kaybetmişlere iyi gelir diye düşünüyorum. (okuyunca ben kendimi biraz iyi hissettim).

Okumaya üşenenlere özet geçmek gerekirse Amerika'da yaşayan genetikçi Hande Özdinler Ağustos ayında, herekesebilimteknoloji.com sitesinde bir yazı paylaşmış ve o yazıda hayat enerjilerimizin annelerimizden geçtiğinden bahsediyor. O da annesini yeni kaybetmiş. "Anneler vefat edebilir ama anneler ölmez. Annem gitti mitokondrisi bende kaldı" diyor.

Hande Özdinleri'in yaptığı bu bilimsel açıklamaları okumak ruhsal açıdan bana çok iyi geldi. Annemi tüm hücrelerimde hissettim ve burada da paylaşmak istedim. Orijinal yazıyı okumak isteyenler  buraya  tıklayabilirler. 

21 Mart 2017 Salı

Her Şeye Rağmen


Bu sene biraz -hatta çok fazla- eksiğim... Annesizim, öksüzüm, garibim...  Ama içimde beni hayata sımsıkı sarmalamaya çalışan minik bir varlığı hissediyorum ve yolun kalanını yürürken bana minik adımlarıyla eşlik edecek bu varlık inadına yaşama sevinci veriyor.

Ve tabi ki Gökhan... O olmasa ne yapardım bilmiyorum?

Annemin gidişinden 4 ay sonra iyi ki doğmuşum diyebiliyorsam, bunu eşime ve içimdeki minik mucizeye borçluyum.

Hayat; sana rağmen, bu sene de iyi ki doğmuşum!


14 Mart 2017 Salı

Ata Demirer Gazinosu



Geçtiğimiz cumartesi akşamı Bostancı Gösteri Merkezi'nde Ata Demirer Gazinosu'nu izlemeye gittik ve çok keyifli bir akşam yaşadık.

Tiyatro ortamında gazino keyfi yaşamaya çalışmak biraz garip olsa da ilginç bir deneyimdi. Ata Demirer işini ciddiye alarak yapan bir sanatçı ki böyle bir projede Taşkın Sabah ve orkestrasıyla çalışmasından da bu belli oluyor zaten. Ayrıca sahnedeki heyecanını, ilk sahne deneyimiymişcesine hemen hissedebiliyorsunuz.

Ata'nın sesine hayran kaldık. Yalnız, seçilen şarkılar genel olarak bana biraz ağır geldi yani kıpır kıpır söylediği şarkılar daha iyi hissettirdi. Ve küçük bir eleştiri daha; stand up yaptığı bölümleri biraz daha uzun tutsaydı daha mutlu olacaktık. Daha fazla stand up izlemeye odaklandığımız için biz biraz gülmelere doyamadık da :)

Nasıl anlatsam size; içinde konser, stand up, taklit, kahkaha, eğlence hatta dansözün bile olduğu bir gösteri izledik diyebilirim. Genel olarak eğlenceli, yüzlerde hoş bir tebessüm bırakan kaliteli bir gösteriydi.  Keyifli bir akşam geçirmek isteyenlere tavsiye edilir.




2 Mart 2017 Perşembe

Hamilelik Günlüklerim (16.Hafta)


Her ne kadar bana günler bir türlü geçmiyor gibi gelse de galiba ben fark etmeden hızla geçiyor zaman. Benim susam tanem kocaman bir portakal kadar olmuş teyzeleri amcaları; tam tamına 110 gr. dile kolay...

Bir de hareketli ki sormayın. son ultrason görüntülerini izledikten sonra eve gidene kadar ağzımı kapatamadım sırıtmaktan. Elleri, bacakları, kafası her bi şeyini oynattı annesine, türlü türlü maskaralıklar yaptı. Bize göstermediği marifeti kalmadı kuzumun.

Doktorumuz cinsiyeti konusunda da hâlâ aynı şeyi düşünüyor. Ben de gönül rahatlığıyla kızım diye hitap etmeye devam ediyorum bu yüzden.

Bu arada anneme olan özlemim çok arttı son zamanlarda. Konuşması, sesi, yüzü, kahkahası, şefkati, sinirlenmesi, affetmesi... her şeyini çok özledim. Hayatımın hiçbir aşamasında, hiç bu kadar yoksunluk hissetmemiştim. Meğer ne büyük bir hazineymiş onun varlığı. Bu özlemle ömür nasıl geçer diye sorarken buluyorum kendimi çoğu zaman. Tam da giderken kıyamadığı kuzusuna bu acıya dayansın diye başka bir kuzu gelmesine mi vesile oldu diye de geçiriyorum aklımdan bazen. Oysa o da ne çok isterdi torun görmek...

Canım anneciğim, kuzumuz büyüyor, biliyorum izliyorsun bizi bir yerlerde. Sen de görüyorsun ki; onun varlığı, senin yokluğuna dayanma konusunda bana güç veriyor. Yoksa dayanılacak gibi değil yokluğun...


21 Şubat 2017 Salı

Madame Tussauds İstanbul

Londra gezimde en çok eğlendiğim ve etkilendiğim yerlerden biriydi Madame Tussauds, duyduk ki İstanbul'da da 21. şubesini açmış, e gidip görmemek olmazdı.

Girişte ziyaretçileri Atatürk karşılıyor. 
Diğer Madame Tussaud'larda olduğu gibi burada da tematik bir şekilde ilerleniyor. Atatürk'ten sonra Topkapı sarayı konseptinde Kanuni ve Fatih karşımıza çıkıyor. E biz de bir daha ne zaman karşımıza çıkar diyerek Fatih ile selfie yapıyoruz hemen.





Barış Manço

Angelina ile tek başına foto çektiremezsinnnnn! :)
Tabi ki Beyonce ile de :)

Steve Jobs, ben ve nimeti :)
Yeşilçam köşesinde Adile Teyzoş karşılıyor.
Balmumu heykellerinin yanına koydukları aksesuarlar, ziyaretçilerin daha eğlenceli vakit geçirmesini sağlamış.

:)
Her genç kızın rüyası :)


Sabiha Gökçen

Sharapova ve Nadal

Muhammed Ali

Hido

Veeee müzeye de ismini veren, hikayesini şu yazımda anlattığım Madame Tussaud

İsterseniz balmumu el figürlerinizi bu bölümde yaptırabilirsiniz

Leonardo Da Vinci

En eğlenceli bölümlerden biri Mozart'ın yanı. Burada sürekli Mozart'ın eserleri çalarken siz de piyano başında bir peruk takıp sosyal hesaplarınıza canlı yayınlar sergileyebilirsiniz. 

Sanat güneşimiz...
Büyüklük açısından Londra'daki müzenin bir minyatürü gibi gelse de Türk heykellerin çoğunlukta olması biz Türkler için elbette burayı daha ayrıcalıklı kılmış. Ayrıca Londra'daki kadar çok fazla bir yoğunluk olmadığı için ünlülerle daha tadını çıkara çıkara vakit geçirdik. Ne kadar eğlendiğimiz de sanırım fotoğraflardan anlaşılıyor :)

E yani Rihanna da tutturmuş "selfie selfie" diye...

MFÖ

İkuş çok eğlendi çook :)

Hafta sonlarınızı sevdiklerinizle eğlenerek değerlendirebileceğiniz çok güzel bir etkinlik. "Biletler kaça, nereden alınıyor?" diyorsanız gerekli bilgileri şurada bulabilirsiniz. Yolunuz İstiklal'e düştüğünde kesinlikle uğrayın derim ben. 

16 Şubat 2017 Perşembe

Hamilelik Günlüklerim (14.Hafta)


Yazmayalı bir hayli olmuş, zaman çabuk geçiyor, bebeğim ve ben büyüyoruz :) Mide bulantılarım tam olarak geçmese de azaldı. Artık ağlamadan kusabiliyorum :) Zaman zaman ağladığım da oluyor (daha çok annemi özlediğimi hissettiğim zamanlar)... Ruhsal dengesizliğim, deterjan ve parfüm kokularına olan takıntılarım da devam ediyor.

Durumumda pek bir değişiklik yok yani anlayacağınız, hamilelik işte... Sadece artık bebeğimi hissetmek istiyorum. Çünkü hâlâ zaman zaman unutuyorum hamile olduğumu, kendini sürekli hatırlatsın istiyorum.

(He büyük haberi vermeyi unutuyordum az kalsın, kızçemize bir isim arıyoruz :) )