Wikipedia

Arama sonuçları

28 Haziran 2015 Pazar

Karadeniz Turu 4.Gün (Batum)

Turumuzun 4. sabahında, bakmalara doyamadığımız o güzeller güzeli Ayder'den yola çıkarak, gece kalacağımız otele valizlerimizi emanet ettikten sonra, göçebe ve hercai bir tavırla "Ben giderim Batum'a Batum'un batağına" şarkısı eşliğinde yolumuza devam ettik.

Sarp Sınır kapısından giriş yaptık ve Batum'a ulaştık. Tabi o kadar şen şakrak ve kolay olmadı Gürcistan'a girişimiz. Haftaiçi ve erken saatte olmasına rağmen bir hayli sıra vardı. Bir de, aramızdan 1 kişiyi nüfus kağıdı biraz yıpranmış diye 2 kişiyi de Kosova vatandaşı diye Batum'a almadılar. Gürcü gümrük memurları Türkler'i almamak için her türlü zorluğu yaşatıyormuş genelde. Böyle tatsızlıklar olunca da söylediğimiz şarkı "Neden geldim Batum'a gelmez olaydım" uyarlamasına döndü biraz :)

3 yoldaşımızı Hopa'da bırakarak onların intikam ateşiyle Batum çıkartması yapmak üzere otobüsümüze atlayıp Gürcistan topraklarına dalıverdik. :)

Sarp Sınırı'ndan geçer geçmez harcayabileceğimiz kadar "lira"larımızı "lari" yaptıktan ve otobüsümüze ucuz ucuz yakıt takviyesi yaptıktan sonra her ne kadar bir zamanlar bizim olsa da artık yabancılaşmış bir şehri keşfedecek olmanın heyecanı ile Batum'a doğru ilerledik.

Sınırı geçtikten sonra Batum'a varmadan geçtiğimiz yerler beni gerçekten çok şaşırttı. Çünkü karşımıza çıkan eski, bakımsız, çarpık binaları görmeyi beklemiyordum. Sınırı geçer geçmez bizi o televizyonlarda gördüğümüz afilli heykeller, yanar dönerli binalar karşılayacak sanmıştım ben. :)
Yaklaşık 20 km uzaktaki Batum'un merkezinde ise görüntü televizyonlarda ve fotolarda gördüğümüz gibiydi. Heykellerle, gösterişli binalarla süslenmiş meydanların ve düzenli caddelerin olduğu Avrupai bir şehir görünümündeydi.

Şehir merkezi gerçekten çok düzenliydi. Mimari açıdan çok güzel binalar vardı. Ayrıca her bir köşede afilli, gösterişli bronz heykellerle de Avrupai bir hava yaratılmış.  İnsan o görsel güzelliğin ortasında da "hımm evet gerçekten çok güzel" diyor ama bana yine de  bir şeyler eksikmiş gibi geldi. Bir de her bina, her yapı, her heykel bir şeylere özenilmiş gibi duruyor sanki.

Yani bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama eksik olan şey belki tarihi bir ruh olabilir. Malum Batum henüz gelişmekte olan bir şehir. Ayrıca sınırdan içeriye ilk giridiğimizde kötü görünümlü binalar karşılamıştı bizi. O fakirliğin içinden geçip 20 km uzaklıktaki bu fazla gösterişli merkeze geldiğinizde adaletsiz bir gelir dağılımın olduğunu da görebiliyorsunuz ve bu aşırı gösteriş samimi gelmiyor insana. Ya da girişte böyle tatsızlıklar yaşadık diye ben ön yargılı davranıyor da olabilirim. :) Sonuçta kalkınmasında Türkler'in payı yadsınamayacak kadar çok fazla olan bir şehire girerken (üstelik bir zamanlar bizim olan bir şehire) böyle tatsızlıklar yaşanması kanıma dokundu. Şahsıma yapılan bir şey olmasa da grubun en eğlenceli insanı Selim amcayı almamaları hepimizin tadını kaçırmıştı.

Neyse, ben fotolara devam ediyorum, belki Batum'a tekrar baktığımda fikrim değişir :)
İlk durağımız dünyaca ünlü Botanik Park oldu. Bu park dünyanın en büyük botanik parkları arasında geçiyormuş ve 5000 den fazla bitki ürünü barındırıyormuş. Biz fazla gezemedik, güzel manzaraya sahip bir noktada durduk ve biraz çekim yapıp şehir merkezine doğru yola devam ettik.
E madem geldik eğlenelim biraz dedik :) Bitkilerden fazla anlamadığımız için uzmanlık alanımız olan selfieye yöneldik :)
Batum'un en sevdiğim yeri, restoranların da bulunduğu limanı oldu. Biz de oradaki bir Türk işletmecisine ait bir restoranda yemeğimizi yedik, kafesinde kahvemizi içtik ve dolaşmaya devam ettik.


Her yerde heykeller karşımıza çıkıyordu.
Aaa İzmir'in Saat Kulesi'ni buraya getirmişler! :) Bizim Saat Kulesi'ni andıran Chacha Tower'ın çeşmelerinden her gün saat 19:00'da 10 dakika Gürcü içkisi olan Chacha akıyormuş.
Saat kulesinin sağ yanında da üzerinde Gürcü alfabesinin harflerinin bulunduğu Alfabe Kulesi... İşte bak bu orjinal bir kule, bana böyle orijinal fikirlerle gelin kardeşim, saat çok orijinal bir fikir değil sonuçta :) Kulede Gürcü alfabesinde yer alan 33 harf bulunmakta. Eminim ışıklandırılmış gece görüntüsü daha da güzeldir.
Tiyatro Meydanı...
Tiyatro Meydanı'nda bulunan Neptün olarak da anılan deniz tanrısı Poseidon Heykeli... Ayrıca Batum'da Sovyet zamanından kalma renkli binalar bolca görülmekte.
Yine Tiyatro Meydanı'nda yer alan güzel bir Sovyet mimarisi örneği olan Opera Binası...


Avrupa Meydanı'nda yer alan, elinde altın koyun postu olan Madea Heykeli 1 milyon Euro'ya mal olmuş.  Zaten altın post, Yunan mitolojisinde zenginliği, ihtişamı ve iktidarı simgelermiş :)
Batum, Gürcistan'a bağlı Acara Özerk Devleti'nin başkenti. İşte şu yukarıda gördüğünüz bina da Acara Parlemento Binası...

Batum'u, kendisini oyuna almayan arkadaşlarına kendini farkettirmek için tüm oyuncaklarını ortalığa seren küçük bir çocuğa benzettim ben. Neden mi? E baksanıza her taraf heykel, her taraf kule ve gösterişli binalar...:)

Ve Batum sanki "Londra'nin Big Ben'i, Paris'in Eyfel'i, İtalya'nın da Pisa'sı var, e beni de simgeleyen bir şey olsun ama karar veremiyorum hangisi olsun?" diye soruyor bize.

Ama nedense hiç bir heykel ya da kule beni heyecanlandırmadı. Hani, ne bileyim; Kız Kulesi'ni  her yakından gördüğünde insanın içi kıpır kıpır olur ya, burada olmadı öyle... Londra'da Big Ben'i görünce o kıpraşma olmuştu mesela bende, burada ise hem bir abartı hem bir eksiklik var sanki, olmadı.

Her bina tamam çok güzel ama hepsi fazla göze sokulmak istenmiş gibi ard arda dizilince önemleri yitirilmiş gibi... Yok vallahi ön yargılı davranmıyorum. Beğenmediğimi de söylemiyorum. Sadece büyülenemedim.  Şehrin gece görüntüsünü çok merak ediyorum o ayrı. Çünkü, öyle hissediyorum ki Batum'un gece görüntüsü bu düşüncelerimi değiştirebilirdi. Fakat ne yazık ki gece kalamadık.
Aslında bu gösterişli yapılardan içlerinde orijinal olanlar da var. Haksızlık etmeyelim şimdi. Mesela Batum'un simgesi olarak ben Alfabe Kulesi'ni ya da şu yukarıdaki Ali ve Nino'nun Aşk heykelini seçebilirim.

Bu Aşk Heykeli hareketliymiş. Ali'yi ve Nino'yu temsil eden figürler hareket ediyor, bir ayrılıp, bir birleşiyorlarmış. Biz ne yazık ki hareketli zamanına rastlayamadık. Işıklı gece görüntüsünün daha güzel olacağını tahmin ediyorum. (Bu arada Azeri olan Ali ve Gürcistanlı Nino birbirini çok seven ama kavuşamayan iki gençmiş... Kurban Said'in romanının konusunu da oluşturuyormuş bu iki gencin hikayesi.)
Alın bir orijinallik daha :) Bu da lazların tersten inşa etmiş oldukları meşhur White Restoran. Biz sadece otobüsle önünden geçtik, içeri girmedik. İçeride de durum aynıymış; merdivenler, masalar, sandalyeler tavanda lambalar zemindeymiş :) Restorandın laz kökenli Gürcistan vatandaşı sahibi ABD'deki ters kütüphaneden esinlenmiş.

Heykel ve bina olmayan bir kare... Biraz yeşil görelim yahu, alıştık ya, görmeden duramıyoruz artık :)

 Tur atılan bisikletler etrafa renk katmıştı.

Burası da tipik İtalyan meydanlarını andıran Piazza Meydanı...

Dünyada London Eye lie başlayan dönme dolap çılgınlığına Batum da katılmış pek tabii. London Eye kadar yüksekliğe sahip olmasa da turistlerin dikkatini çekmeyi başarıyor kereta :)

Gürcistan'da gördüğümüz yegane misafirperverlik, Batum'un yegane camisi olan Orta Camii'nde oldu.

Camideki amcalar yarım yamalak türkçeleriyle hepimizle sohbet etmeye çalıştılar. Sonra da bizi güler yüzleriyle uğurladılar.

Gürcistan'a girerken pek güler yüzle karşılanmamıştık ama hiç değilse uğurlanmamız güler yüzlü oldu. Bir iki güler yüz de gördükten sonra artık dönüşe geçebilirdik. :)

Dönüşümüz sabahki kadar stresli olmadı, rahatça ülkemizin caanım topraklarına geçtik. Hopa'da Selim amcaları alıp karşılıklı maceralarımızı anlatıp gülüş cümbüş Rize'deki otelimize vardık.

Batum, Londra'dan sonra gördüğüm ikinci yabancı şehirdi.  Ben Londra'dan "iyi ki gelmişim, tekrar geleceğim, göremediğim çok yer kaldı.." gibi duygularla ayrılmıştım. Batum'dan ayrılırken bu duyguların hiç birini yaşamadım ama aklımda kalan tek şey merak ettiğim gece görüntüsü oldu. Ne kadar eleştirsem de binalar, yapılar, heykeller gerçekten çok güzel ve eminim ışıklandırılmış gece görüntüsü muhteşemdir. Belki de bana eksik gelen o ruhu gece görüntüleri verecekti. Kim bilir?

Neyse, acısıyla tatlısıyla turun 4.gününü de bitirdik çok şükür. 5.gününde nereye mi gittik? Söylemem sürpriz olsun. (Aslında nereye gittiğimizi unuttum yaaa! Çaktırmayın :) Fotoğraflara bakınca hatırlarım canım, telaşlanmayın. Ama Uzungöl'e gitmiş olma ihtimalimiz çok yüksek :))

Not: Turumuzun ilk 3 gününü kaçıranlara ya da tekrar okumak isteyenlere kıyak yapıp linklerini aşağıya ekliyorum. Yan tarafta var ama belki çok üşengeçsinizdir yardımcı olayım dedim :)

1.Gün (Amasya-Samsun)

2.Gün (Ordu-Trabzon)

3.Gün (Çamlıhemşin Rize)
















21 Haziran 2015 Pazar

Karadeniz Turu 3.Gün (Çamlıhemşin Rize)

Artık her gün başka bir şehirde uyanmaya alışmaya başlamıştık :) 3.günün sabahında Maçka'da olduğumuzun gayet farkındaydık :) Yine çok güzel yerler görecek olmanın ve rafting yapacak olmanın heyecanıyla sabahın görmeyen bir vaktinde uyanmıştık.

Benim için ekstra bir heyecan vardı bugün çünkü yıllardır görmediğim eski çalışma arkadaşım Gülden'i de görecektim. İstanbul'da bir dönem birlikte çalışmıştık sonra Trabzon'a taşındı. Hala Trabzon'da yaşıyor o gün işleri yüzünden Rize'de olduğu için Rize'de buluşacaktık. Telefonla ona gezi rotamızı anlattım her ikimiz için de uygun olan bir noktada buluşmaya çalışacaktık.

Bugünkü rotamız çok basit;

1-Rize Çamlıhemşin
:)

"A bu kadar mı "demeyin, Çamlıhemşin başlı başına bir dünyaymış meğer. Neler neler barındırıyormuş bağrında birazdan göreceksiniz. İnsanın ilk gördüğünde gerçekleşmeyeceğini bilse de kafasından "emekli olunca buraya yerleşeyim" diyebileceği bir cennet köşesi.

Aradan bir hafta geçtiği için sıralamayı karıştırmış olabilirim ama 3.gün programımız özetle şöyle oldu; Otelden ayrılıp Sürmene Bıçak Atölyesi'nde ve bir çay fabrikasında kısa birer alışveriş molası verdikten sonra Oflu Ali'nin fıkralarını dinleyerek (Of'tan transit geçtik ) Trabzon sınırından ayrılıp Rize'ye vardık. Tüm gün Rize'nin Çamlıhemşin ilçesine bağlı doğa harikası yerlerini gezdik ve günün sonunda da güzelim Ayder Yaylasında kaldık.

İnsan burada neye hayran kalacağına şaşırıyor. Fırtına deresinin deli deli akışındaki büyüsüyle ortaya çıkan güzelliklere mi, etrafınızı çevreleyen yemyeşil doğasına mı, sisler içinde ayrı bir büyü katan manzarasına mı yoksa insanda yuvarlanma isteği yaratan doğa harikası yemyeşil yaylalarına mı hayran kalmalısınız bilemiyorsunuz işte.

Tam bir cennet köşesi. Hadi fotolara başlayalım...



Çamlıhemşin'de ilk durağımız Zil Kale oldu. Zil Kale'yi daha önce hiç duymamıştım ve görünce de duymadığıma şaşırdım. Çünkü o kadar güzel bir manzarası var ki, sislerin, bulutların içinde etrafınız binbir çeşit yeşille kuşatılmışken aşağıdan akıp giden dereye baktığınızda zevkten kanatlanıp uçacakmışsınız gibi hissediyorsunuz. İnsana öyle güzel duygular hissettiriyor ki en az Sümela kadar popüler olmayı hak ediyor bence. Bakınız:


Yo yo, halay çekmiyoruz kanatlanıp uçacakmışız gibi olduk işte :)



Muhteşem değil mi?




Yeşillendik :)




Elini uzatsan bulutlara değecekmişsin gibi...

Rize'de yağmurlu bir hava vardı. Genelde küçük küçük insanı rahatsız etmeyen şekilde, bazen de sağanak şeklinde rastladığımız karadeniz yağmurlarına şaşırtıcı bir şekilde hemen alıştık. Gerçekten 1 günde 4 mevsimi yaşıyorsunuz burada, hem de defalarca...




Sevdaluk dizisinin çekimlerinin yapıldığı Şenyuva Köyü... Kartpostal gibi değil mi? Benim gibi beceriksizin bile bu fotoyu çekebilmesini sağlayan cennet köşesi. Derenin yanı başında o huzur veren sesiyle, böyle güzel manzaraya bakarak günlerce oturabilir insan.

 

Şenyuva Köprüsü



Şenyuva köprüsünden manzara...



Mikron Köprü




Fırtına Deresi üzerinde böyle artiz artiz pozlar verdiğime bakmayın, aklımdaki "biz bu derede nasıl rafting yapacağız?" gibi deli sorular derenin huzurlu sesini duymama engel oluyordu aslında :)


Bir de şu manzarayı görünce gruptaki trakyalı bir amcanın bize bakıp "yusuf yusuf" şeklinde dalga geçmesine sebep olan bir yüz ifadesine büründük hepimiz :)

Bir de siz izleyin :)

video

Öğle yemeğimizi bu rafting yapılan alanın kenarındaki bir restoranda yedik. Alabalık ve yöresel yemekleri tattık. Biz yemeğimizi yerken yağmur şiddetini arttırdı ve gözümüz ister istemez Fırtına'ya kaydı. Yağmurla birlikte "Yağmur böyle olursa, raftinge çıkamayız", "ay yağmasa da çıkmayız zaten burada rafting mi olur?" gibi ufak kıvırmalar başlarken, yukarıda izlediğiniz görüntülerden sonra ise 18 kişilik rafting ekibi 6 kişiye düştü. :)

İlknur vazgeçme taraftarı ben de korkmama rağmen vazgeçmeme taraftarıydım. Buraya kadar gelmişken Fırtına'da rafting yapmadan dönersem çok üzülecektim çünkü. Ama içimden "bizim kararımıza bağlı olmadan bir iptal durumu olsun" demiyor da değildim :)

"Rafting yapacağız- yapmayacağız" hengamesiyle yemeklerimizi yedikten sonra tulum eşliğinde sempatik bir karadeniz uşağundan horon dersi aldık ve rafting alanına 6 kişi gittik. Tur bizi beklemeden Ayder'e gidecekti biz de raftingden sonra onlara katılacaktık.

Rafting alanına gittiğimizde eşyalarımızı emanet edebileceğimiz bir yerin olmadığını da görünce geri kalan 6 kişiden 3'ü de vazgeçti. Bu vazgeçen 3 kişinin içinde en kararlısı İlknurdu :) Evli bir çift biz ne olursa olsun gideceğiz sen de gel dediler bana ama o sırada İlknur'u bir an ana haber bülteninde benim vesikalık resmimin yanında ağlarken hayal ettim "gitme dedim ama dinlemedi" diye haykırarak ağlarken :)

Bunda da vardır bir hayır diyerek vazgeçen 16. kişi olarak geride 2 cesur yürek bırakıp otobüsümüze koşturdum ve Ayder'in o güzel manzaralı yolunda raftingi de kendimizi de unutarak yolumuza devam ettik.


Ayder'e vardığımızda kendimi İsviçre alplerinde bayır aşağı kikirdeyerek yuvarlanan Heidi gibi fırlatmak istedim o yeşilliğe. Bu yaşıma kadar böyle bir doğanın içinde bulunmadığım için kendime ve benim gibi betonlaşmış şehirlerde doğup büyüyen milyonlarca insana çok ama çok acıdım. 






Ayder'in en tepesinde meşhur Gelin Düveni şelalesini görmeye gittik ve oradan otelimize kadar keyifle, etrafın tadını çıkara çıkara yürüdük.






Tabi bu arada büyük buluşma da Ayder yaylasında gerçekleşti. :) Gülden annesi, babası ve sevimli oğluşu Jack'i ile beni ziyaret etti. Bir cafede oturup sohbet ettik.

Güldenler ayrıldıktan sonra kaldığımız sevimli ahşap otelde ev yapımı lezzetli yemeklerden yedik. Giriş katında yanan sobanın etrafında oturup çay içip, sohbet ettik. Cesur çiftimiz rafting maceralarını anlatırken biz de rafting yapamama maceramızı anlatıp eğlendik :) Sonra akşam hediyelik eşya dükkanlarına bakmak için Karadeniz'in o alıştığımız uslu uslu yağan yağmuru eşliğinde Ayder'i gezdik. Keyifli bir günün ardından bol oksijen yüzünden kafamız iyi bir şekilde uykuya daldık.


Sabah lezzetli bir kahvaltıdan sonra otobüse binmek için otelden çıktığımızda bu manzarayla karşılaştık. Bu manzara nasıl bırakılır da gidilir ki? "Yemişim Batumunu, ay beni bırakın burada" dedim, "doyamadım ben buraya, buraya yerleşeyim" dedim ama olmadı. :)


 E o zaman gökkuşağı altında bir fotom olsun, özledikçe açıp açıp bakarım Ayder'e dedim :)



Çekmelere doyamadığım Ayder gibi hatta Ayder'den daha bakir (Ayder asfaltlanmış ve turistik bir yer haline gelmiş çünkü) bir çok yayla  mevcut Karadenizde özellikle Kaçkarlar'da.

2013 yılında bir proje başlatılmış "yeşil yol projesi". Adının "yeşil yol" olduğuna bakmayın aslında beton gibi gri bir proje bu. Çünkü Samsun'dan Artvin'e kadar olan tüm yaylaları asfalt yolla birleştirme vaadiyle bir çok el değmemiş doğal güzellikler yok edilecek. Zamanla da iş çığrından çıkacak ve "asfalt yol yapıldı, petrol istasyonları olsun", "lokanta olsun", "otel olsun", "o olsun", "bu olsun" derken o yaylaların sadece böyle fotoğrafları kalacak elimizde.

Asfalt yol olmayan bir yaylaya da gittik biz daha sonraki günlerde, inanın o doğallığı o güzelliği bozmaya kıyamazsınız.

Yaylaları birleştirmek için yapılacak o asfalt yolu, çocukların okula gitmekte zorlandığı, hastanelere ulaşmanın imkansız olduğu yurdumun unutulan bir çok köyüne yapabilirler aslında...

İsmiyle ironik olan bu projeye dur demek için Change.org 'da  bir kampanya başlatılmış. İmza atarak bu kampanyaya destek verebiliriz. Her ne kadar o yaylalardan uzakta yaşasak da belki de ömrümüzde hiç görmesek de yaşadığımız ülkede böyle doğal güzelliklerin olması çok önemli. Herşeyden önce ekosistem için gerekli. Sahip çıkalım... İmzamızı verelim, sosyal medyada ve yakın çevremizde bu kampanyayı yayalım.

Mesajımızı da verdikten sonra rüya gibi geçirdiğim 3.günün sonuna gelmiş bulunmaktayım. 4.gün Batum'da olacağız. Görüşmek üzere... :)






20 Haziran 2015 Cumartesi

Karadeniz Turu 2.Gün (Ordu, Trabzon)

Uykusuz bir gecenin ve yorucu bir günün ardından Ordu'da bulunan konforlu otelimizde güzel bir uyku çektik ve 09.06.2015 Salı sabahı erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Karadeniz'i keşfetmek için tekrardan yollara döküldük.

Bugünkü gezi rotamız şöyleydi;

1-Boztepe (Ordu)
2-Ayasofya Camii Müzesi (Trabzon)
3-Atatürk Köşkü (Trabzon)
2-Altındere Milli Parkı (Trabzon)
3- Sümela Manastırı (Trabzon)
4- Maçka (Trabzon)

Ordu'yu karış karış gezme fırsatımız pek olmadı. Ama kalacağımız otel Ordu'da olduğu için otobüsle bir önceki akşam sahil şeridini görme fırsatımız oldu ve hayran kaldık Ordu'ya.

Ertesi gün de Ordu'da sadece Boztepe'ye çıkarak Ordu'yu kuşbakışı izleme şansına sahip olduk. Karşılaştığımız manzara muhteşemdi. Fotoğraf mı çeksek, oturup manzaranın keyfini mi çıkarsak bilemedik. Hepsini bize verilen kısıtlı süre boyunca kendimizce yapmaya çalıştık. Doyduk mu? Tabi ki hayır!

Yoğun bir programımız olduğunu hatırlatan rehberimize, kanımızın son damlasına kadar direnmeye çalıştık. Oradan ayrılmak istemiyorduk çünkü :) Sonunda  rehber bize, otobüsle önden gidebileceğini ve aşağıda bizi bekleyebileceklerini söyledi. Yani biz aşağıya teleferikle, Boztepe'nin tadını çıkara çıkara inebilecektik Otobüsün hepsi olmasa da büyük bir çoğunluğu hemen kabul etti bu dahihane fikri.



 Bu manzara nasıl bırakılırdı ki :)


İlknur'la güzel manzaraya dalmışken, haberimiz yokken rehber yardımcısı bizi çekmiş desem inanmazsınız tabi, :) evet rica minnet, zorla çektirdik bu fotoyu da, çocuk bıktı bizden :) neyse ki yeni yeni arkadaşlar edinmeye başladık da kurtuldu bizden.



Turda güzel dostlar edinmeye başladık ve hep birlikte bu muhteşem manzaranın keyfini çıkardık :)


Aşağıda bekleyen otobüsümüze kavuşmak üzere ayaklarımız geri geri gitse de teleferiğe bindik.



Yurdum insanı cama bile ismini kazımaya çalışmış. Böyle bir çalışmaya kalkışmasaydı daha net fotolar sunardım ben de sizlere elbette ama bu çizik görüntülerle idare edeceğiz artık.


Boztepe'nin büyüsüyle indik teleferikten ve bizi bekleyen otobüsümüze binip karadeniz şarkıları eşliğinde Trabzon'a doğru yola koyulduk. Ordu'dan ayrılmanın hüznü Trabzon'u keşfedecek olmanın heyecanıyla yolumuza devam ettik.


Trabzon'a varır varmaz bu selfie'yi çektik hemen. İlknur'un selfie merakıyla ilgili bir kolaj yapmayı planlıyorum gelecek postlarda :)


Trabzon'da ilk önce Trabzon'un meşhur gümüşlerine bakalım dedik ve bir gümüşçüye girdik. Ben kendime bir bileklik aldım oradan. O gün bugündür hiç çıkarmıyorum bileğimden.


Daha sonra Tarihi Ayasofya Camii'ni ziyaret ettik. Fatih'in Trabzonu fethinden sonra cami, 1964-2013 yılları arasında müze olarak kullanılan tarihi yapı günümüzde tekrar cami olarak kullanıma açılmış.

1204 yılında İstanbul'un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra kaçan ve Trabzon Rum İmparotorluğu'nu kuran 1.Manuel tarafından yaptırılan kilise, bizim Ayasofyamız kadar gösterişli değil. Yani ne bileyim sanki Manuel, "amaan nasılsa İstanbul'u geri alcez biz, şöyle eğretiten bir Ayasofyacık da buraya konduralım da ahalinin gönlü olsun" mantığıyla hareket etmiş gibi geldi bana :)

Ama yine de gerek yüksek kubbelerinde, gerek hristiyan ve selçuklu islam sanatlarından izler taşıyan frizlerde müthiş bir işçilik görüyorsunuz. Ve günümüze kadar gelebilmesine hayret ediyorsunuz. He tabi bi de konumu çok güzel bir yerde.








Ayasofya'nın bahçesinde kepleriyle poz veren yeni mezun gençlerle karşılaştık :)


Öğle yemeğinde enfes Akçaabat köftesini tatmak için Ayasofya'ya yakın, sahildeki bir restorana gittik. Köfteyi çok sevmem ama bugüne kadar yediğim en lezzetli köfteyi orada yedim diyebilirim.

Öğle yemeğinin ardından rehberimizin dolu dizgin programına kaldığımız yerden devam ettik ve kendimizi Atatürk Köşkü'nde bulduk.


Etrafı çam ağaçları ile çevrili, deniz manzaralı, pamuk renkli bu bina, 19.yy'ın başlarında zamanın zengin gayri müslimlerinden biri tarafından yazlık köşk olarak yaptırılmış. Son dönem rönesans mimarisinden izler taşıyan bu güzel köşk, mübadele döneminde gayri müslimlerin taşınmazlarının devlete geçmesiyle kamu binası olarak kullanılmaya başlamış.

Atatürk Trabzon'a geldiğinde bu köşkte kalırmış hatta vasiyetini burada yazmış. Köşkü, 1942 yılında da müze haline getirerek bizlerin ziyaretine sunmuşlar.






Ve Atatürk'ün vasiyetini hazırladığı oda...

"O koltuklarda Atatürk oturmuş" diyorsun, "şu halının üzerinden geçmiş", "şu masada yemek yemiş", "bu yatakta uyumuş" diyorsun. E haliyle insan biraz duygulanıyor...

"Bu anlamlı geziden sonra otelimize döndük" demeyi çok isterdim ama maalesef o gün gezdiğimiz yerler henüz bitmedi :) İnanamayacaksınız ama biz Atatürk Köşkü'nden sonra Sümela'ya da gittik o gün.

Şu an bu yazıyı burada bitireyim, Sümela için ayrı bir yazı mı hazırlayım acaba diye de düşünmüyor değilim ama gün gün yazmam daha düzenli olacak benim için. Zaten şimdiden karıştırmaya başladım hangi gün nereye gitmiştik diye :) Biliyorum yazı uzadı ama çok güzel yerler ya sıkılmazsınız. :)



Sümela Manastırı'na otobüsle ulaşmak imkansız olduğu için 3 gruba ayrılıp minibüslere doluştuk. Tam o sırada yağmur bastırdı. Pek bi sevdiğim komik karadeniz şarkıları ve yağmur eşliğinde o meşhur virajlı patika yolları aşmaya çalışırken minibüs bir noktada durdu. Çünkü durduğumuz o nokta manastırın göründüğü tek noktaymış. Deli gibi yağmura aldırmadan ben de indim ve şu yukarıdaki fotoyu çektim. Pek net görünmüyor manastır ama olsun benim için başarısız ama çok değerli bir fotoğraf o :)


Yürüyüş yoluna ulaşmamızdan kısa bir süre sonra yağmur dindi ve güneş açtı. Hepimiz açan güneşle birlikte keyiflendik ve o keyifle manastıra nasıl tırmandık fark etmedik bile.



Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı Altındere Milli Parkı'nda Zigana'nın yamacında bulunan akıllara zarar bu manastırla karşı karşıya kaldığınızda kuruluş zamanını ve o günün şartlarını düşününce hayrete kapılmamak mümkün değil.

Sen yüksüz, elini kolunu sallaya sallaya, konforlu spor ayakkabılarınla, dilin dışarıda, güç bela tırmanırken, o insanlar o malzemeleri nasıl taşımışlar buralara diye sorular soruyorsun kendine.


Ve tabi rumca, ingilizce, türkçe, arapça yazılarla tahrip edilerek iett otobüsü muamelesi yapılan freskleri görünce de çok üzülüyorsun, kızıyorsun bu saçmalığı yapanlara.

Fresklerde, İncil'de de anlatılan Hz.İsa ve Hz. Meryem'in hayatından alınan konular tasvir edilmiş. Rehberimiz detaylı olarak anlattı.


Sümela adeta bulutların arasına inşa edilmiş. İnşa edilme nedeni olarak pek çok rivayet var. Kimisi Romalı askerlerden kaçan ilk hristiyan kavimlerin tapınmak ve korunmak için yaptıklarını iddia ederken kimisi de Atina'lı 2 keşişin aynı rüyayı görüp rüyalarının peşinden gitmesi sonucu buraya varıp bu manastırı yaptırdıklarını ve Meryem'e adadıklarını iddia eder.

Kim bilir belki de tarihten bu yana insanoğlunun her dönemde ruhunu yükseltme isteğinde ve yaradana yakınlaşma eğiliminde olmasıdır bulutların arasına inşa edilen bu ibadethanenin var olma nedeni. Olamaz mı? Bir sürü detaylarla anlatılan, kafa karıştıran sebepler yerine böyle basit ama düz mantıklı bir açıklaması da olabilir pek tabi.

Sümela için ilerleyen zamanlarda ayrı bir post hazırlayabilirim. Bu yüzden daha fazla uzatmadan Karadeniz Turumuzun 2.gününü burada noktalıyorum.

Sümela'dan sonra Maçka'daki otelimize gidip, yemek yiyip horon yaptık ve ertesi gün bizi bekleyen güzelliklerin hayaliyle güzel bir uyku çektik.

3. gün nerelere mi gittik? Sürpriz olsun, beni izlemeye devam edin o zaman (Ayder'e gittik yahu, anlatmak için sabırsızlanıyorum, saklayamadım :))