Wikipedia

Arama sonuçları

11 Temmuz 2017 Salı

Hamilelik Günlüklerim (35.Hafta)



Canım kızım, gebelik literatüründe, bulunduğumuz hafta itibariyle bir kavun kadar olduğun yazıyor ama ben daha büyük olduğunu hissediyorum. Ayrıca, doktorumuz da senin birazcık irice olduğunu söylüyor örneğin geçen hafta 2.600 gr olmuştun çoktan.

Bu durum, yani senin hızlı bir şekilde kilo alıp büyümen beni biraz zorlasa da bizi çok mutlu ediyor. Yatmakta, oturmakta, ayakta durmakta, yürümekte, hatta nefes almakta kısacası her harekette çok zorlanıyorum bitaneciğim. Bu koca göbişle tüm bunları yapmak o kadar zor ki anlatamam. Ama göbeğimin benden ayrılıp kendi bağımsızlığını ilan etmesi de garip bir şekilde beni mutlu ediyor. Öyle ki; herkes ona artık sen gözüyle bakıyor.

Seni beklerken; hamilelikle, doğumla, lohusalıkla ve bebek bakımıyla ilgili bir sürü video izleyip kendimi yetiştirmeye çalışıyorum canımın içi. Sana iyi bir anne olabilmek için kendimi hazırlıyorum yani anlayacağın. Bilmediğim o kadar çok şey varmış ki her gün defalarca değişik sebeplerle hayret ediyorum.

Bunların yanı sıra bizim hazırlıklarımız da devam ediyor, hatta bitmek üzere. Alınacak pek bir şey kalmadı. Elimize ulaşmayan bir kaç şey kaldı o kadar. Örneğin, bebek araban ve ana kucağın yarın gelecek, odan da cuma günü kısmetse. Onların dışında her bi şeyin hazır, çoğu eşyanı internetten aldım. Zamansızlıktan evlenirken de aynı şeyi yapmıştım. Sanırım internetten alışverişi seviyorum ben yavrucuğum.

Dün gece rüyamda, karnımın içinden dışarıya doğru bana elini uzatmıştın, sadece minik iki parmağını hatırlıyorum; sımsıkı benim işaret parmağımı sarmalamıştın onlarla. Bu bile tarifi imkansız bir his yarattı bende. Seni kucağıma verdiklerinde ne yapacağımı tahmin edemiyorum. Çıldırırım herhalde. Her şeyini o kadar merak ediyorum ve seni kucaklamak için o kadar sabırsızlanıyorum ki anlatamam.

Hamilelikte günler çabuk geçiyor ama haftalar geçmiyor kuzucum. Doktor temmuz sonu hazırlıklı olmamızı söyledi. Biz zaten hazır sayılırız. Yeter ki sen geliyorum de. Ama sen yine biraz daha dur ve vaktinde gel olur mu? Biz biraz daha bekleriz.

Bu arada ismini nihayet belirledik. İsim konusunda babanla çok zor anlaştık. Ben anneannenin isminin yanına en çok yakışacak ve anlamı da çok güzel olan "Ece" ismini seçerek "Sevim Ece" olmanı çok istemiştim. Baban da "İlkim" ismini çok istemişti. (Bunları buraya yazıyorum ki ileride merak edersen açıp okursun.)

Velhasıl kelam, ismini seçerken ortak beğenide karar kılarak ne benim ne de babanın dediği oldu ve ikimizin de daha önceden "hımm olabilir güzel isim " diyerek birbirimize önerdiği "Damla" da karar kıldık. Umarım bu konuda bize kızmazsın ve isminle bin yaşarsın canım kızım. Su damlası gibi tertemiz, berrak bir ömrün olsun...

Not:Yukarıdaki pabuçlar sana aldığım ilk pabuçlar. Artık hangi meyve kadar olduğundan emin olamadığım için ilk pabucunun fotosunu koydum bu sefer. Bu da burada dursun zaten, sen büyüdükçe açıp açıp bakarız.

Seni çok seven annen.


27 Mayıs 2017 Cumartesi

Hamilelik Günlüklerim (29.Hafta)

Canım kızım,
zaman hızla akıp gidiyor ve sen 29 haftalık oldun. Daha dün gibi hatırlıyorum minicik bir susam tanesi kadar olduğunu. Oysa şimdi kocaman bir bal kabağı kadar olmuşsun.

Kendimi de bir meyveye benzetmek isterdim ama uygun bir meyve bulamadım canımın içi. E malum seninle birlikte ben de büyüyorum. Tatlı konusunda beni kışkırtmalarının sonucunu alıyoruz anlayacağın. Seni uyarıyorum güzel kızım, kışkırtmalara devam edersen doğduğunda tombalak bir annenin kucağına verileceksin.

Sonunda sana kavuşmak olmasa çekilir çile değil biliyor musun bu hamilelik? üstüne alınma ve darılma ama her gün yeni bir dertle uyanıyorum; bu ara gündemimizde gece ağlatarak uyandıran kramplar var biliyorsun di mi? Şu an biliyorsun da doğduğunda eminim hatırlamayacaksın. Seni kucağıma aldığım anda eminim ben de hiçbirini hatırlamayacağım. Ama hamileliğin hiç de kolay bir şey olmadığı da buraya yazılsın istedim; bulantılar, çabuk yorulmalar, ota boka ağlamalar, içlenmeler, hızla kilo almalar, şişen ve ağrıyan göğüsler, henüz çatlamadı ama göbişim çatlayacak mı çatlamayacak mı korkusu, sürekli çişe gitmeler, bel ağrısı, ayakta uzun süre kalamamalar...

Bunları şikayet için söylemiyorum canım kızım. Ben bunlara kendim de dahil hiç kimse için katlanmazdım biliyorsun değil mi? Sadece ve sadece kime,neye benzediğini bile bilmeden sevdiğim bir varlık için yani senin için katlanıyorum ve asla ama asla oflamadan yaşıyorum bu süreci. Çünkü biliyorum ki bunları yaşamam gerekiyor ve sonunda sana kavuşmak var. Yoksa o sert tekmelerine biraz ara verdiğinde "niye tekmelemiyor ya" diyerek endişelenmemin başka mantıklı açıklaması olamaz.

Yavrucuğum, dikkat ettiysen sana hâlâ isminle hitap edemiyorum çünkü henüz sana ne isim koyacağımıza bir türlü karar veremedik. Gördüğün gibi annen hiçbir şeyi tamamlayamaz oldu kuzucuğum.

Sen bilmezsin de önceden böyle değildim ben. Kafamda bir iş olduğunda o işi bitirmeden bırakmazdım. Şimdi her işim eksik. Ama korkma çok az kaldı, bir kaç gün içinde işten ayrılıyorum ve o zaman her şeyi düzene sokacağım merak etme. Tüm eksiklikler tamamlanacak ve sana çok vakit ayıracağım. Senin için hazırlıklar yapacağım. İsmini de odanı da minicik eşyalarını da özenle seçip hazırlayacağım.

Canım kuzum seni sağlıkla kucağıma almak için sabırsızlanıyorum.
Seni çok seven annen...

3 Nisan 2017 Pazartesi

Hazinedeki Paslı Teneke


Az önce okuduğum bir öyküyü burada paylaşmak istedim. Aslında bunu yıllar önce okumuştum ama bugün okuduğumda çok anlamlı geldi nedense :)

"HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE 

Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış. 

Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan, herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış. 

Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış. 

Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş. 

Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş. 

Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş. 

Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş. 

Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış ama, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş. 

Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış. 

Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş. 

Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş. 
Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş. 

Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış. 
- Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş. 
Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi, 
- Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler. 
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah, 
- Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş. 

Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler. 
Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce, 
-Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış. 
Saray Nazırı, 
- Bu değil!.. demiş. 
Vezir de, 
-Bu değil!.. demiş. 
Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi, 
-Bu değil, bu değil!.. demişler. 
O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam, 
-Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş. 

Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş. "

   AZİZ NESİN
"Memleketin Birinde"




27 Mart 2017 Pazartesi

Hamilelik Günlüklerim (20.Hafta)


Yolu yarıladık çok şükür. Kızım büyüyor. Cumartesi kontrolümüz vardı. Artık ciddi ciddi özlediğimi hissediyorum. Kontrol günlerini iple çekiyorum. Elimden gelse ayda bir değil de her gün kontrole gideceğim.

Geçen sefer de hareketlerine şahit olmuştum ve çok heyecanlanmıştım ama bu sefer doktorumuz görüntüyü renklendirerek verdi ve onunla ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi yine çok heyecanlandık. Ama o bizden biraz rahatsız oldu sanki; hemen bize poposunu döndü ve kolunu da sırtına doğru uzattı, "Uff bi uyutmadınız ya! der gibiydi.

Anne karnındaki bir bebek için gayet basit hareketlerdir bunlar eminim ama bizim için mucize gibiydi. Benim küçük susam tanem avatarlıktan çıkmış ve bizim minik prensesimize dönüşmüştü resmen. Kafası, kolları, bacakları, sırtı, parmakları bile ayırt ediliyordu artık. Yüzünü göremedik ama olsun bu kadarı bile ağzımızın kulaklarımıza varmasına yetti. Bu ilk görüntülerini babası videoya çekti. Durup durup açıp izliyoruz.

20.haftasında kilosu 300gr boyu 19 cm. Meyvelere benzetmelere devam edersek, koca bir muz kadar olmuş benim kuzum. Annesi de 3 kilo daha almış.  E maşallah ikimize de :) (Şaka bu yana bu hızla gidersem durumum fena. )

Doktor 2-3 hafta içinde yaptırmamız için ayrıntılı ultrason istedi bizden. Bizi bir perinatologa yönlendirdi. Duyduğuma göre, ayrıntılı ultrason piyasası biraz karışıkmış. Yani 150TL den 1000-TL ye kadar değişik fiyatlar istenebiliyormuş. Bu yüzden bu hafta bu konuyu araştırıp haftaya da ayrıntılı ultrason işini halletmem lazım. (Yaşasın yine kızımı göreceğim :))

20. haftada durumuz böyle. Ama hâlâ kızımızın bir ismi yok. (önerilerinizi bekliyorum). He bu arada artık kızımın tekmelerini belli belirsiz minik ısırıklar şeklinde hissedebiliyorum :) (Bunu da buraya not düşeyim dedim :) )

23 Mart 2017 Perşembe

"Annem Gitti Mitokondrisi Bende Kaldı"

Az önce Ayşe Arman'ın köşesinde bir yazı okudum. Annesini kaybetmişlere iyi gelir diye düşünüyorum. (okuyunca ben kendimi biraz iyi hissettim).

Okumaya üşenenlere özet geçmek gerekirse Amerika'da yaşayan genetikçi Hande Özdinler Ağustos ayında, herekesebilimteknoloji.com sitesinde bir yazı paylaşmış ve o yazıda hayat enerjilerimizin annelerimizden geçtiğinden bahsediyor. O da annesini yeni kaybetmiş. "Anneler vefat edebilir ama anneler ölmez. Annem gitti mitokondrisi bende kaldı" diyor.

Hande Özdinleri'in yaptığı bu bilimsel açıklamaları okumak ruhsal açıdan bana çok iyi geldi. Annemi tüm hücrelerimde hissettim ve burada da paylaşmak istedim. Orijinal yazıyı okumak isteyenler  buraya  tıklayabilirler. 

21 Mart 2017 Salı

Her Şeye Rağmen


Bu sene biraz -hatta çok fazla- eksiğim... Annesizim, öksüzüm, garibim...  Ama içimde beni hayata sımsıkı sarmalamaya çalışan minik bir varlığı hissediyorum ve yolun kalanını yürürken bana minik adımlarıyla eşlik edecek bu varlık inadına yaşama sevinci veriyor.

Ve tabi ki Gökhan... O olmasa ne yapardım bilmiyorum?

Annemin gidişinden 4 ay sonra iyi ki doğmuşum diyebiliyorsam, bunu eşime ve içimdeki minik mucizeye borçluyum.

Hayat; sana rağmen, bu sene de iyi ki doğmuşum!


14 Mart 2017 Salı

Ata Demirer Gazinosu



Geçtiğimiz cumartesi akşamı Bostancı Gösteri Merkezi'nde Ata Demirer Gazinosu'nu izlemeye gittik ve çok keyifli bir akşam yaşadık.

Tiyatro ortamında gazino keyfi yaşamaya çalışmak biraz garip olsa da ilginç bir deneyimdi. Ata Demirer işini ciddiye alarak yapan bir sanatçı ki böyle bir projede Taşkın Sabah ve orkestrasıyla çalışmasından da bu belli oluyor zaten. Ayrıca sahnedeki heyecanını, ilk sahne deneyimiymişcesine hemen hissedebiliyorsunuz.

Ata'nın sesine hayran kaldık. Yalnız, seçilen şarkılar genel olarak bana biraz ağır geldi yani kıpır kıpır söylediği şarkılar daha iyi hissettirdi. Ve küçük bir eleştiri daha; stand up yaptığı bölümleri biraz daha uzun tutsaydı daha mutlu olacaktık. Daha fazla stand up izlemeye odaklandığımız için biz biraz gülmelere doyamadık da :)

Nasıl anlatsam size; içinde konser, stand up, taklit, kahkaha, eğlence hatta dansözün bile olduğu bir gösteri izledik diyebilirim. Genel olarak eğlenceli, yüzlerde hoş bir tebessüm bırakan kaliteli bir gösteriydi.  Keyifli bir akşam geçirmek isteyenlere tavsiye edilir.