Wikipedia

Arama sonuçları

3 Nisan 2017 Pazartesi

Hazinedeki Paslı Teneke


Az önce okuduğum bir öyküyü burada paylaşmak istedim. Aslında bunu yıllar önce okumuştum ama bugün okuduğumda çok anlamlı geldi nedense :)

"HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE 

Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış. 

Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan, herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış. 

Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış. 

Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş. 

Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş. 

Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş. 

Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş. 

Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış ama, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş. 

Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış. 

Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş. 

Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş. 
Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş. 

Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış. 
- Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş. 
Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi, 
- Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler. 
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah, 
- Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş. 

Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler. 
Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce, 
-Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış. 
Saray Nazırı, 
- Bu değil!.. demiş. 
Vezir de, 
-Bu değil!.. demiş. 
Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi, 
-Bu değil, bu değil!.. demişler. 
O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam, 
-Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş. 

Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş. "

   AZİZ NESİN
"Memleketin Birinde"




27 Mart 2017 Pazartesi

Hamilelik Günlüklerim (20.Hafta)


Yolu yarıladık çok şükür. Kızım büyüyor. Cumartesi kontrolümüz vardı. Artık ciddi ciddi özlediğimi hissediyorum. Kontrol günlerini iple çekiyorum. Elimden gelse ayda bir değil de her gün kontrole gideceğim.

Geçen sefer de hareketlerine şahit olmuştum ve çok heyecanlanmıştım ama bu sefer doktorumuz görüntüyü renklendirerek verdi ve onunla ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi yine çok heyecanlandık. Ama o bizden biraz rahatsız oldu sanki; hemen bize poposunu döndü ve kolunu da sırtına doğru uzattı, "Uff bi uyutmadınız ya! der gibiydi.

Anne karnındaki bir bebek için gayet basit hareketlerdir bunlar eminim ama bizim için mucize gibiydi. Benim küçük susam tanem avatarlıktan çıkmış ve bizim minik prensesimize dönüşmüştü resmen. Kafası, kolları, bacakları, sırtı, parmakları bile ayırt ediliyordu artık. Yüzünü göremedik ama olsun bu kadarı bile ağzımızın kulaklarımıza varmasına yetti. Bu ilk görüntülerini babası videoya çekti. Durup durup açıp izliyoruz.

20.haftasında kilosu 300gr boyu 19 cm. Meyvelere benzetmelere devam edersek, koca bir muz kadar olmuş benim kuzum. Annesi de 3 kilo daha almış.  E maşallah ikimize de :) (Şaka bu yana bu hızla gidersem durumum fena. )

Doktor 2-3 hafta içinde yaptırmamız için ayrıntılı ultrason istedi bizden. Bizi bir perinatologa yönlendirdi. Duyduğuma göre, ayrıntılı ultrason piyasası biraz karışıkmış. Yani 150TL den 1000-TL ye kadar değişik fiyatlar istenebiliyormuş. Bu yüzden bu hafta bu konuyu araştırıp haftaya da ayrıntılı ultrason işini halletmem lazım. (Yaşasın yine kızımı göreceğim :))

20. haftada durumuz böyle. Ama hâlâ kızımızın bir ismi yok. (önerilerinizi bekliyorum). He bu arada artık kızımın tekmelerini belli belirsiz minik ısırıklar şeklinde hissedebiliyorum :) (Bunu da buraya not düşeyim dedim :) )

23 Mart 2017 Perşembe

"Annem Gitti Mitokondrisi Bende Kaldı"

Az önce Ayşe Arman'ın köşesinde bir yazı okudum. Annesini kaybetmişlere iyi gelir diye düşünüyorum. (okuyunca ben kendimi biraz iyi hissettim).

Okumaya üşenenlere özet geçmek gerekirse Amerika'da yaşayan genetikçi Hande Özdinler Ağustos ayında, herekesebilimteknoloji.com sitesinde bir yazı paylaşmış ve o yazıda hayat enerjilerimizin annelerimizden geçtiğinden bahsediyor. O da annesini yeni kaybetmiş. "Anneler vefat edebilir ama anneler ölmez. Annem gitti mitokondrisi bende kaldı" diyor.

Hande Özdinleri'in yaptığı bu bilimsel açıklamaları okumak ruhsal açıdan bana çok iyi geldi. Annemi tüm hücrelerimde hissettim ve burada da paylaşmak istedim. Orijinal yazıyı okumak isteyenler  buraya  tıklayabilirler. 

21 Mart 2017 Salı

Her Şeye Rağmen


Bu sene biraz -hatta çok fazla- eksiğim... Annesizim, öksüzüm, garibim...  Ama içimde beni hayata sımsıkı sarmalamaya çalışan minik bir varlığı hissediyorum ve yolun kalanını yürürken bana minik adımlarıyla eşlik edecek bu varlık inadına yaşama sevinci veriyor.

Ve tabi ki Gökhan... O olmasa ne yapardım bilmiyorum?

Annemin gidişinden 4 ay sonra iyi ki doğmuşum diyebiliyorsam, bunu eşime ve içimdeki minik mucizeye borçluyum.

Hayat; sana rağmen, bu sene de iyi ki doğmuşum!


14 Mart 2017 Salı

Ata Demirer Gazinosu



Geçtiğimiz cumartesi akşamı Bostancı Gösteri Merkezi'nde Ata Demirer Gazinosu'nu izlemeye gittik ve çok keyifli bir akşam yaşadık.

Tiyatro ortamında gazino keyfi yaşamaya çalışmak biraz garip olsa da ilginç bir deneyimdi. Ata Demirer işini ciddiye alarak yapan bir sanatçı ki böyle bir projede Taşkın Sabah ve orkestrasıyla çalışmasından da bu belli oluyor zaten. Ayrıca sahnedeki heyecanını, ilk sahne deneyimiymişcesine hemen hissedebiliyorsunuz.

Ata'nın sesine hayran kaldık. Yalnız, seçilen şarkılar genel olarak bana biraz ağır geldi yani kıpır kıpır söylediği şarkılar daha iyi hissettirdi. Ve küçük bir eleştiri daha; stand up yaptığı bölümleri biraz daha uzun tutsaydı daha mutlu olacaktık. Daha fazla stand up izlemeye odaklandığımız için biz biraz gülmelere doyamadık da :)

Nasıl anlatsam size; içinde konser, stand up, taklit, kahkaha, eğlence hatta dansözün bile olduğu bir gösteri izledik diyebilirim. Genel olarak eğlenceli, yüzlerde hoş bir tebessüm bırakan kaliteli bir gösteriydi.  Keyifli bir akşam geçirmek isteyenlere tavsiye edilir.




2 Mart 2017 Perşembe

Hamilelik Günlüklerim (16.Hafta)


Her ne kadar bana günler bir türlü geçmiyor gibi gelse de galiba ben fark etmeden hızla geçiyor zaman. Benim susam tanem kocaman bir portakal kadar olmuş teyzeleri amcaları; tam tamına 110 gr. dile kolay...

Bir de hareketli ki sormayın. son ultrason görüntülerini izledikten sonra eve gidene kadar ağzımı kapatamadım sırıtmaktan. Elleri, bacakları, kafası her bi şeyini oynattı annesine, türlü türlü maskaralıklar yaptı. Bize göstermediği marifeti kalmadı kuzumun.

Doktorumuz cinsiyeti konusunda da hâlâ aynı şeyi düşünüyor. Ben de gönül rahatlığıyla kızım diye hitap etmeye devam ediyorum bu yüzden.

Bu arada anneme olan özlemim çok arttı son zamanlarda. Konuşması, sesi, yüzü, kahkahası, şefkati, sinirlenmesi, affetmesi... her şeyini çok özledim. Hayatımın hiçbir aşamasında, hiç bu kadar yoksunluk hissetmemiştim. Meğer ne büyük bir hazineymiş onun varlığı. Bu özlemle ömür nasıl geçer diye sorarken buluyorum kendimi çoğu zaman. Tam da giderken kıyamadığı kuzusuna bu acıya dayansın diye başka bir kuzu gelmesine mi vesile oldu diye de geçiriyorum aklımdan bazen. Oysa o da ne çok isterdi torun görmek...

Canım anneciğim, kuzumuz büyüyor, biliyorum izliyorsun bizi bir yerlerde. Sen de görüyorsun ki; onun varlığı, senin yokluğuna dayanma konusunda bana güç veriyor. Yoksa dayanılacak gibi değil yokluğun...


21 Şubat 2017 Salı

Madame Tussauds İstanbul

Londra gezimde en çok eğlendiğim ve etkilendiğim yerlerden biriydi Madame Tussauds, duyduk ki İstanbul'da da 21. şubesini açmış, e gidip görmemek olmazdı.

Girişte ziyaretçileri Atatürk karşılıyor. 
Diğer Madame Tussaud'larda olduğu gibi burada da tematik bir şekilde ilerleniyor. Atatürk'ten sonra Topkapı sarayı konseptinde Kanuni ve Fatih karşımıza çıkıyor. E biz de bir daha ne zaman karşımıza çıkar diyerek Fatih ile selfie yapıyoruz hemen.





Barış Manço

Angelina ile tek başına foto çektiremezsinnnnn! :)
Tabi ki Beyonce ile de :)

Steve Jobs, ben ve nimeti :)
Yeşilçam köşesinde Adile Teyzoş karşılıyor.
Balmumu heykellerinin yanına koydukları aksesuarlar, ziyaretçilerin daha eğlenceli vakit geçirmesini sağlamış.

:)
Her genç kızın rüyası :)


Sabiha Gökçen

Sharapova ve Nadal

Muhammed Ali

Hido

Veeee müzeye de ismini veren, hikayesini şu yazımda anlattığım Madame Tussaud

İsterseniz balmumu el figürlerinizi bu bölümde yaptırabilirsiniz

Leonardo Da Vinci

En eğlenceli bölümlerden biri Mozart'ın yanı. Burada sürekli Mozart'ın eserleri çalarken siz de piyano başında bir peruk takıp sosyal hesaplarınıza canlı yayınlar sergileyebilirsiniz. 

Sanat güneşimiz...
Büyüklük açısından Londra'daki müzenin bir minyatürü gibi gelse de Türk heykellerin çoğunlukta olması biz Türkler için elbette burayı daha ayrıcalıklı kılmış. Ayrıca Londra'daki kadar çok fazla bir yoğunluk olmadığı için ünlülerle daha tadını çıkara çıkara vakit geçirdik. Ne kadar eğlendiğimiz de sanırım fotoğraflardan anlaşılıyor :)

E yani Rihanna da tutturmuş "selfie selfie" diye...

MFÖ

İkuş çok eğlendi çook :)

Hafta sonlarınızı sevdiklerinizle eğlenerek değerlendirebileceğiniz çok güzel bir etkinlik. "Biletler kaça, nereden alınıyor?" diyorsanız gerekli bilgileri şurada bulabilirsiniz. Yolunuz İstiklal'e düştüğünde kesinlikle uğrayın derim ben.